OSLO'DAN GELEN MESAJ VE ÖTESİ

KONUK YAZAR   6.01.2020

2019 yılında gerçekleşen ve tasarım, mimarlık camiasının ilgisini gören etkinliklerin bir kısmı, ortak bazı temaların etrafında şekillendi. Planlı ya da plansız olan söz konusu birlik, bu meselelere ilgimizi artırdığı gibi, daha fazla şey bilmek konusundaki kitlesel istek ve çaba anlamında da etkisi oldu. Neticede insan bildikçe daha fazla içine giriyor, içine girdikçe de artık eskisine göre daha belirgin bir sorumluluk duygusuna sahip oluyor.
 
Bahsi geçen temalar iklim krizi, doğa ve çevre sorunları ve dünyanın geleceğine dair elbette. Trienale di Milano'daki 'Broken Nature' sergisi, 16. İstanbul Bienali'nin 'Yedinci Kıta' çıkışı ve dünyanın pek çok farklı noktasındaki irili ufaklı etkinliklerle birlikte, bu yıl 26 Eylül - 24 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen Oslo Mimarlık Trienali de bu konular etrafında şekillendi. 'Enough: The Architecture of Degrowth' başlığıyla gerçekleşen trienalin odağında; tükenmekte olan doğal kaynaklar, ekonomik darboğaz, sonucunda ortaya çıkan sosyal adaletsizlik ve elbette bunların etrafında mimarlığı yeniden tartışmak vardı. 

Trienalin, benzerleri gibi bir tartışma zemini yaratmış olduğunu veya bir şekilde süren tartışmaya ortak olduğunu varsayarak, sona eren etkinliğin ardından küratöryel ekipten Kanadalı mimar ve akademisyen Matthew Dalziel'le bu meseleler ve trienal etrafında yaptığımız konuşmayı sunuyoruz. 
 
Trienalin ardından sergileri gezen, performans ve etkinliklere katılanlar ve kentte yaşayanlar nezdinde, 'Degrowth / Küçülme' konusunda daha talepkar bir yaklaşım sergileneceğe dair bir inancın var mı? Ya da sence bunun bir önemi var mı? 

Kesinlikle çok büyük bir önemi var. Bunun olup olmayacağı ayrı bir soru ama evet bir önemi var elbette. Sonuçta ortaya koyduğumuz politik bir yaklaşım ve bu tip politik söylemler üzerine gittiğinizde, onları önemsizleştirmeden hareket etmeniz gerekir. Bu trienalin teması mesleki pratiğimizle, çevresel faktörler ve toplum arasındaki bağlantıyı sorgulama anlamında mimarlık camiası için de bir hayli ciddi bir meydan okuma içeriyor. Dolayısıyla, meseleyi çözümlemek için aklımızda beliren en önemli sorulardan birisi, bu trienalin çıktısının insanların günlük hayatlarında nasıl bir etki yaratacağıydı. Sonuçta insanlar trienal sergisine gelirken belki daha alışık olacakları bir şeyler görmeyi bekliyor. Karşılaşacakları söylem, onların hayatlarında bir şeyleri farklı yapmalarına neden olacak mı sorusu önemli. Birinin bakış açısı üzerine etki sağlama ihtimali bile değerli. Tam da bu sebeple trienal sergisini ve performatif kamusal program kurgusunu buna göre, insanların bütünleşecekleri ve kendileri yer bulup dahil olabilecekleri bir formatta şekillendirdik.
 
Trienal kapsamında hayata geçirdiğiniz format denemesi nasıl riskler içeriyordu? Sonuçta senin de değindiğin gibi insanların alışık olduğu bir sergi formatı var. Sizse bu formatı bir hayli genişletip, performansa dayalı bir içerik oluşturdunuz. Dahil ettiğiniz ve iş birliği yaptığınız inisiyatif ve projeler de bu şekildeydi. Bu riskleri nasıl bertaraf ettiniz?
Kendi kültürel ve mesleki camiamıza yönelik bir meydan okuma şeklinde anlaşılabilecek bir tema ortaya koymak başlı başına bir risk içeriyordu. Ancak risk heyecan vericidir ve günümüzde hepimizin ihtiyacı olan; bienal, trienal gibi formatların nereye kadar gidebileceğine dair olasılıkları genişletebilmek. Aynı zamanda kentin neler sunabileceği ve mimarlık pratiğinin ne anlama geldiği konusunda da olasılıkları genişletmekten bahsediyoruz. Tüm bunları herhangi bir risk olmadan gerçekleştirmek mümkün değil elbette. Kimse beklediğimiz katılımı göstermeseydi, farklı bir durum oluşabilirdi ancak gördük ki insanlar ilgiyle katılıyor, bir şeylere dokunuyor, ödünç alıyor, geri getiriyor, okuyor, deniyor, kurcalıyor, konuşuyor, dinliyor... Bu da bize farklı türden bir katılımı destekleyecek bir ortam kurma konusundaki hayalimizi gerçekleştirme konusunda başarılı olduğumuzu gösterdi. 
 
Trienal, Oslo yerine başka bir yerde gerçekleşseydi bağlamı farklı olur muydu?
Bir farklılık olmayabilirdi. Bu tip etkinlikler söz konusu olduğunda iki ihtimal var aslında. Oslo Mimarlık Trienali'nin uluslararası düzeyde olmakla ilgili bir istek ve kararlılığı var, dolayısıyla bu küresel bir platform. Ama aynı zamanda bir kent etkinliği. Trienalin uluslararası camiayı çekmek gibi bir mücadelesi yok hiçbir zaman. Burada zorlayıcı olan asıl konu, Oslo kentinde yaşayanların gelip görmelerini, içine girmelerini sağlamak. İnsanlar çocuklarıyla birlikte gezdiler, bazı kitapları ve oyuncakları ödünç alıp evlerine götürdüler. Bu da bizi mimarinin herkes için olduğu ve herkesi etkilediği fikrine götürüyor. Günümüzde pek çok insan kentin kendileriyle birlikte değil, kendileri için yapıldığını düşünüyor. İnsanların kendilerini bir yere ait hissetmesi için uzaktan kumanda bir uzmanlık söz konusu olmadığını ve dahil olmak için davetiye gerekmediğini göstermek  faydalı oluyor. Mimarlık, herkesin üzerine bakış açısı geliştirebilecek bir alan ve pek çok insan da bunu yapıyor. 
 
Trienalin gerçekleştiği esnada, bir yandan da Oslo'da çok fazla inşaat faaliyeti devam ediyordu. Bu anlamda 'Degrowth / Küçülme' temasını Oslo'da tartışmaya aşmanın ayrıca bir anlamı olmalı...

Norveç ekonomisinin çok kuvvetli bir neoliberal gündemi olduğu konusunda hiç şüphe yok. Yeni inşa edilen yapıların çoğu, geç kapitalizmin izlerini taşıyor. Bu yeni binalarla ilgili gerçek bir aldatma duygusunun olduğunu söyleyebiliriz. Gözümüzün önünde sürekli çok baştan çıkarıcı 'render'lar dolanıyor. Öte yandan sürekli bir arzu üretimi düşüncesi söz konusu. Bu imajlar, yaptıkları şeyi insanlara satmak isteyen aracılar veya yasa koyucular tarafından ortaya çıkarılıyor. Bizse bütün bu programı, yeni bir binaya ait reklam panosuyla paralel görüyoruz. Bu da, arzu üretimine alternatif bir mekanizma işlevi görüyor sonuçta. 
 
Ortaya attığın tema ve içeriğe bağlı kalmak anlamında, sergiyi tasarlarken ve kurarken nelere dikkat ettiniz? 
Bu temayı ortaya attığımızda insanlar ilk olarak bu söylemi, inşa etmeyi durdurma niyeti olarak yorumladı. Oysa burada bahsettiğimiz şey, kültürel bir hareketin ve insan olmanın vazgeçilmez unsuru içinde faaliyet göstermenin yeni bir yolunu bulmak. İnsan olarak sürekli yeni bir şeyler yaparız, bir yerleşim alanı yaratırız. Mimarlık bizim için evrime katılmanın bir yolu. Dolayısıyla 'Degrowth / Küçülme' temasını önerirken söz ettiğimiz şey, alternatif bir mesleki uygulama şekliydi. Bu anlamda, belli bir süreliğine burada kalacak işlerin yer aldığı sergiye dair kararlar önemliydi. 8 haftalık bir program yapmak ve sonrasında bunların yok olması ya da çöpe gitmesi, temamız bağlamında mümkün olabilecek en uzak ihtimaldi. Bu nedenle geçmişten alıp gelecek taşıyacak şekilde dairesel bir hareket etmeye karar verdik; özellikle de malzeme akışı konusunda. Sergide kullandığımız malzemenin %70'i bir önceki sergiden kaldı ve bunların hepsini sahada kullandık. Elbette üretimin tamamına baktığınızda bir yerlerde aksi bir şeyler yakalamanız mümkün ancak yine de kullandığımız her şeye çok dikkat ettik. Hiç tutkal kullanmadık çünkü sonradan kullanım için çok kötü sonuçlar veren bir malzeme. Dolayısıyla birkaç küçük şey dışında sergi malzemelerinin hemen hemen hepsi, trienal sergisinden sonra da kullanılabilir durumda.  Ayrıca trienal kapsamında, Oslo'da gerçekleşen sanat ve mimarlık etkinliklerinde kullanılan malzemelerin kentte gerçekleşecek başka etkinlikler kapsamında değerlendirilmesine yönelik bir aplikasyon projesi de vardı. İnsanlar, bu aplikasyona trienal boyunca girip bu anlamda bir araştırma yapabildiler. Kısa vadede inşa konusunda en iyi uygulamaları ortaya koymak için bu sergide gidebileceğimiz yere kadar gittik. Sonuçta, sürekli kurulup kaldırılan sergiler de küçük ölçekli mimariler. Bu düşünce elemanlarının hepsi, 21. yüzyıla uygun olan mimarlık formu üzerine düşünmek için önemli. Büyümenin er ya da geç durması gerekiyor. Zira küratöryel anlatımlarımız da belirttiğimiz gibi, ne yaparsak yapalım tüketimimizin %100'ünü geri dönüştüremiyoruz. Kaynaklarımız olduğu doğru ancak bunları kullanacak teknolojiye sahip olsak dahi, yeteli enerjiyi bulabileceğimizin garantisi yok. Dolayısıyla çöküş ya da tasarım yoluyla, kendi sınırlarımızla tartışmaya açık olmayan bir şekilde yüzleşeceğiz. Biz de insanları, bunu tasarım ve mimarlık yoluyla olumlu ve verimli bir şekilde düşünmeye davet etmiş olduk. 



Sayfanın Başına Dön