ENTELLEKTÜEL MERAK: BARRY BERGDOLL
ENTELLEKTÜEL MERAK: BARRY BERGDOLL

ENTELLEKTÜEL MERAK: BARRY BERGDOLL

MİMARİ   18.10.2020

Merak, insanı ileri iten duygu... Einstein'ın dediği gibi "Özel bir yeteneğim yok, sadece merak, saplantı ve direnmek beni düşüncelerimle buluşturdu." Bu sayfalarda da mimariye olan merakının, tarih ilgisi ile birleşmesiyle ortaya çıkan MoMA Philip Jonhson Mimari ve Tasarım Şef Küratörü Barry Bergdoll’u ağırlıyoruz. Hayatımızı, içinde yaşadığımız mimariyi ve şehirleri kimler, nasıl ve hangi sebeplerle oluşturdu; gelecek şehirler nasıl şekillenecek sorularının cevabını ararken kendini MoMA'da, mimariye gönderme yaparken değil, onu şekillendiren düşünce yapılarını sergilerken bulan Bergdoll'u yakından tanıyoruz.

Çalışmalarınızı yakından tanıyoruz, bu yüzden, söze öncelikle sizinle başlamak istiyorum. İstanbul’a kaçıncı gelişiniz? Burada olmaktan memnun musunuz?

İstanbul’u çok seviyorum, halimden çok memnunum. İlk gelişimde tam bir turisttim. Daha önce turist olarak ziyaret ettiğin bir yere sonradan iş için gelmek çok keyifli. Bu yüzden, İstanbul Modern’le bu iş birliğine başlamak, buradaki çalışmalara ve gündelik hayata tanık olmak açısından çok iyi oldu benim için. Burada yaşayan insanların gözünden kente bakabilmeyi öğrendim böylelikle. Turist olmakla şehir sakini olmak arasında çok fark var. Mesela New York’a beni ziyarete gelen arkadaşlarımın dolaştıkları yerlerle, benim gün içinde vakit geçirdiğim yerlerin birbiriyle hiç ilgisi olmuyor genelde. Yani, turistin elindeki haritayla şehir sakininin haritası birbirinden çok farklı, illa ki kesiştikleri noktalar oluyor, ama genel olarak benzeşmiyorlar. Bu gelişimde turistlerin rağbet ettiği diğer tarafının aksine, vaktimin tamamını Haliç’in bu tarafında geçirmeyi tercih ettim mesela.

Peki, mimariye ve mimarlık tarihine karşı ilginiz nasıl oluştu?

Çocukluğum Philedelphia’nın banliyölerinde geçti. Amerikan banliyöleri tıpkı televizyonlarda görüldüğü gibidir; oldukça basmakalıp, çok konforlu ama bir o kadar da kısır. Fiziki özellikleri açısından çok güzel bir banliyöde yetişmiş olsam da, durum orada da farklı değildi. Bu yüzden de o zamanlardan beri kentle ilgili takıntılıyım; önce Philedelphia, sonra her şeyin birbirinden ayrı olduğu Amerikan banliyölerinin tersine New York... Mimariye olan ilgim de sanırım kentlere olan sevgimden, onları anlamaya çalışma çabamdan, yoğunluklarını, karmaşıklıklarını algılamaya çalışmamdan ileri geliyor. Aslında, üniversiteye sanat tarihi okuyarak başladım. Sanat tarihini, müzelere gitmeyi çok seviyordum; böyle bir alan olduğunu ilk öğrendiğimde inanılmaz gelmişti. Columbia University’de sanat tarihi okumaya başladığım sıralarda, birden aklımda bir ampul yandı, mimari yapıların sanatsal tarihini öğrenme fırsatımın da olduğunu fark ettim, ve böylelikle ilgimi çeken iki konuyu birleştirmiş oldum. Sanatın ve sanatsal deneyimlerin tarihi ve şehirler üzerinde düşünmek... Böylelikle, her zaman kütüphaneye gitmek zorunda kalmayacaktım, istediğim zaman seyahat edip etrafı gözlemleyebilecektim. Çünkü bu iş, müzelere gidip resimlere bakmak gibi değil, mimariyi incelemek için dolaşmak zorundasınız. 

Buradan hareketle, mimarinin, yaşanılan çağla arasındaki bağlantıyı nasıl kuruyorsunuz? Bu bağı nasıl tarif edersiniz?

Mimari; ekonomi, sosyal düzen, politika ve coğrafyayla çok yakından ilintili. Mimariyi bu bütünün içinde ele almak gerekiyor. Kişisel olarak, her zaman olaylara tarihsel açıdan yaklaşıyorum, bu özelliğimi nereden alıyorum bilmiyorum ama gerçekten tarihe merakım büyük. Bir şeye baktığımda, onun nasıl oluştuğunu düşünmeden edemiyorum, onu oraya kim koydu, kararları kim verdi. Bu yüzden de bir binayı görür görmez, kim, nasıl, ne zaman, neden sorularını sormadan edemiyorum. Mimarlık tarihinin ilginç taraflarından biri de, özellikle de yapı mimarisinde alınan kararların etrafındaki her şeyi değiştirme gücü taşıyor olması. Mesela, bir ressam yaptığı resmi stüdyosundan hiç çıkarmayabilir, ve resmin herhangi bir değişiklik yaratması beklenmez. Tabii ki birçok şeyi değiştirme gücü vardır, ama değiştirmeyebilir de. Bir bina inşa ettiğinizde ise, istediği kadar kötü veya sıradan olsun, anında bir değişim başlar. En azından yerel ölçekli bir değişim kaçınılmaz hale gelir. Mimarinin yaşanılan çağla bağlantısı da bu değişim gücüne dayanıyor bana göre.

Biraz da gündelik hayatınızdan konuşmak istiyorum. Rutinlerinizden bahseder misiniz? 

Daha önce de sözünü ettiğim tarih bilincinden kaynaklanan koleksiyoner bir tarafım var. Daha çok uluslararası bir koleksiyonerlikten bahsediyorum. Benim için her zaman keşfedilecek, öğrenilecek yeni bir şeyler vardır. Gündelik hayatımdaki rutinlere gelince, pek bir rutinim olduğunu söyleyemem, aslında olsaydı ruh sağlığım açısından da fena olmazdı. Ama en azından The New York Times ve Le Monde’u hatmetmeden sokağa çıkmadığımı söyleyebilirim. Günün kalanı ise tamamen tesadüflere ve olasılıklara açık. MoMA zorlu bir müze, oldukça yoğun bir çalışma temposu var, bu yüzden de kapıdan adımımı attığım andan itibaren yaklaşık on saat boyunca sürecek korkunç bir yoğunluğun içinde buluyorum kendimi. Diğer taraftan, işimin en güzel taraflarından biri, dünyanın her yerinden birçok önemli insanla tanışmak. Yolu New York’a düşen mimarlar, tasarımcılar, mimarlık tarihçileri kapımızı çalıyor, yani gün içinde pek çok değerli insanla tanışmış oluyorum, bu çok mutluluk verici.

Konu müzeye gelmişken, küratörlükle ilgili fikirleriniz nasıl ortaya çıkıyor?

Fikirlerin oluşum sürecinde, zaman içinde çok şey değişti. MoMA’da çok şey öğrendim. Son altı yılda stratejilerim fazlasıyla değişti. 2007’de, işi ilk kabul ettiğimde, “Tamamdır, yapacağım iş bu işte.” dedim ve şimdi de yapmaya karar verdiğim işle uğraşıyorum. Bu işi yaparken esas mesele, inanılmaz bir potansiyelin sorumluluğunu nasıl yorumlayacağınız oluyor. MoMA’da öğrendiğim şey de tam olarak bu. Aslında ilk sergiden bu yana peşinde olduğum ve cevabını aradığım belli sorular var. Tasarımın düşünsel yapılandırılma sürecini bir mimari sergide nasıl anlatırız? Yani, sergiyi nesne koleksiyonunun ötesine nasıl geçirebiliriz? Süreci işin içine nasıl dahil ederiz? Fikirlerim de bu sorular çerçevesinde şekilleniyor, genel olarak.

Bu, aslında işinizde ne kadar inovatif olduğunuzu da gösteriyor. Bir fikri ortaya koyarken, sergi yaratım sürecinde bilinen eski örnekleri takip etmek istemiyorsunuz.

Aslında mimari bir sergiyi gerçekleştirmenin tek bir yolu olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla biz de çok farklı şeyler üzerinde çalışıyoruz. Tarihsel şovlar yapıyoruz, birçok güncel aktivite ve işlev ile alakalı işler gösteriyoruz. Hepsinin çok muteber olduğunu düşünüyorum ve tüm bunların bir kombinasyonunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Fakat bence asıl olan, bir fikri zamanı gelmeden şekle sokmaya çalışmamak ve her konunun tekniğinin derinlerine inebilmek. Böylece çok merak uyandıran bir sergi ortaya çıkabiliyor.

‘Starchitect’lerden bahsedersek: Bu çağda hala var olduklarına inanıyor musunuz? Ya da şöyle sorayım, sizce neye dönüşüyorlar?

Bu her zaman için cevaplaması zor bir soru, çünkü genel olarak düşünüldüğünde ‘starchitect’ olayından çıkarsadığımız sonuç, mimariye ve birçok alana zarar veren bir konsept olduğu. Bununla birlikte, bana bu sıfata nail olabilecek insanlardan oluşan bir isim listesi verirseniz, içerisinde olağanüstü biçimde yaratıcı, fazlasıyla önemli insanlar ve zamanının muhteşem mimarları yer alacaktır. Muazzam yeteneklere ya da mimari kahramanlara karşı değilim. Dolayısıyla erken dönem 21. yüzyıl mimarisi, diyelim ki Barok Roma dönemi Borromini eserlerinden farklı olmayacaksa ben varım! Örneğin Rem Koolhaas bundan 200 yıl sonra da erken dönem 21. yüzyılın en yaratıcı, en entelektüel zihinlerinden biri olarak hatırlanacaktır. Diğer taraftan ‘starchitect’ ve ‘starchitecture’ hakkında söylenen tüm negatif ve pejoratif söylemleri çok tehlikeli buluyorum. Ben olabildiğince sakınmaya çalışıyorum. 

Müze kapsamında düşündüğünüzde, bu konseptte bir çalışmaya nasıl yer verirdiniz?

Tek bir mimar üzerinden yapılan monografilere karşı değilim, fakat henüz böyle bir şey gerçekleştirmiş de değilim. Bunun sebebi de müzelerin şan-şöhret endüstrisinin bir parçası olması fikrinden kaçınmam. Sanırım tüm bu ‘starchitect’ olayının en üzüntü verici kısmı, çok abartılıp abartılmadığından ziyade, aslında kamusal mimari algısını genişletmek yerine tam tersinin vuku bulmasına sebep olması. Yani 10-12 tane mimarın Time dergisinde ya da birçok başka dergide art arda yer alarak birden bire her yerde karşımıza çıkmalarını, kamusal kavrayışta büyük bir gelişme olduğuyla ya da mimari anlayışının gelişmesi fikriyle kolayca karıştırabilirsiniz. Ünlülere karşı müthiş bir hayranlık olduğunu düşünüyorum, fakat bu minvalde mimarlığın, işbu şöhret kültürüyle gelişen büyük şehirler için önemli kararlar almaktan ibaret bir disiplin olduğunu düşünmüyorum. Bu şöhret kültürü başından beri çok tehlikeliydi, çünkü zamanla mimariden ve mimarideki sorunlardan ziyade kişisel bir boyut kazanmaya başladı. 

Bundan 100 sene sonra dünyaya gelseydiniz ve 21. yüzyıl mimari tarihi üzerine çalışsaydınız, neler yön değiştirmiş olurdu? Demek istediğim, siz geçmişi araştırıyorsunuz, peki gelecekten gelen biri olsaydınız günümüzle ilgili neleri araştırırdınız, mimari tarih bağlamında günümüzü nereye oturturdunuz?

Günümüzün mimari anlamda ayırıcı özellikleri var. Tarihsel açıdan işe yaklaşan biri olarak da bu temaların uzun vadede nasıl bağıntılı olabileceğini görebiliyorum. Mesela, şimdilerde günümüz mimarlarının en önemli uğraşlarından biri, sadece “Dijital devrimin bize sunduklarıyla nasıl mimari yapı yaparız?” sorusu değil, aynı zamanda kamusal alanda ne tarz alanlar, mekanlar ve programların birbirine geçmesinden mantıklı sonuçlar elde edilebileceği konusu. Ki bahsi geçen kamusal alanda aynı akıllı telefonlara sahibiz ve simültane olarak beraberiz, fakat saniyeler içerisinde yine onlar sayesinde tamamen farklı dünyalarda olabiliriz. Aslında, birey olarak farkındalığımız ve birbirimizle etkileşim halinde olmamızla alakalı hayli yorum yapıldı. Ve bilirsiniz mimarlar da tam olarak bu konu üzerine ilgi çekici projelerde çalışıyorlar. Mart ayında New York’ta 19. yüzyıl mimarlarından Henri Labrouste üzerine bir sergi açacağız. Kütüphanelerin içerisindeki ilk umumi okuma odalarını tasarlayan bu mimar hakkında bence en ilgi çekici olan şey, bu odaları tasarlarken aslında yeni bir problemle uğraştığının fazlasıyla farkında olması. Bahsettiğim şey yeni bir durum; kitap okumak ya da yazmak için sizinle aynı şeyleri yapan tanımadığınız 300 kişi ile yan yana oturuyor olmak. Ve 19. yüzyılın ilk yarısına baktığınızda, hiç tanımadığınız biriyle 5 santim arayla oturup kitap okuma hali alışılmamış bir durum. Bugüne baktığımız zaman ise kamusal alanda şahsi bir aktiviteyi icra etmek çok alışılageldik bir durum. Artık, birinin yanında otururken kendi küçük dijital dünyamda hiç tanımadığım biriyle iletişime geçebiliyorum ya da bir trende giderken başkaları ile yazışmalar yapabiliyorum. 

Sizce dikey hayata geçişimiz de bu yüzden mi?

İnsanları küçük alanlara sıkıştırmamız ve gökdelenlere hapsolmamız... Bence temel neden ekonomik. Gökdelen dediğimiz yapı kapitalizmin başlıca enstrümanı diyebiliriz. Altında yatan temel bakış açısı da bildiğiniz gibi ufak bir alanı alıp ondan maksimum yarar sağlayabilmek. Tabii bunun yanında başka amaçları da var, kuruluşların etkili olması için yakınlığı muhafaza etmek gibi. Dolayısıyla gökdelenlerin hızlı çoğalmalarını, internete rağmen insanoğlunun gökyüzüne ulaşma isteğinin tükenmemiş olmasına bağlıyorum. Çünkü baktığınız zaman, artık, çalışmak için insanlarla fiziki temas içerisinde olmanız gerekmiyor, ofis alanları tamamen işe yaramaz hale geldiler.

Kesinlikle, kendi deneyimlerimden gözlemlediğim kadarıyla, ofis alanları gitgide boşalıyor, kimse onlarla ne yapacağını bilmiyor. Ve sanırım, bu durum şehirlerin mimari hikayesini değiştirecek.

Görevi devraldığım Terence Riley bu durumla ilgili çok enteresan bir sergi düzenlemişti: The Un-private House. Evden çalışmanın ve iş ortamında çalışmanın, evi nasıl etkilediğini ve onun doğasını nasıl değiştirdiğini inceleyen bir sergiydi. Aslına bakarsanız, bu konu yeni karşılaştığımız bir şey değil. Alman filozof Heidegger bu durumla ilgili inanılmaz ilginç bir makale kaleme alarak, radyonun evlere girmesi ve birden tüm dünya haberlerinin evlerde yayınlanmasıyla mahremiyetin nasıl yok olduğundan dem vurmuştu. 

Evet, şimdilerde malum, çok daha az mahremiyetimiz var; çünkü herkes günün her saati, her anı telefonlarımızın başında hazır bulunduğumuzu düşünüyor. Neredeyse hiç kendimize ait bir anımız olmuyor artık. Hatta cevap veremediğimizde hattın diğer ucundaki kişi kendinde sinirlenme hakkını dahi görüyor.

Ve “Gerçek hayatta senden daha ilginç biriyle daha ilginç bir konu hakkında konuşmaktaydım aslında.” cevabını da kabul etmiyorlar. 

Mahremiyetten dem vurmuşken, yaşam alanı olarak evin tarihine baktığımız zaman, çoğunlukla karşımıza ailelerin beraber yaşadığı alanlar olarak çıkıyor. Fakat artık hemen hemen herkes tek yaşıyor ve yalnız hissetmemek için kendisini teknolojiyle donatıyor. Bu minvalde gelecekteki ev kavramıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Mimarların günlük ailevi hayatın sınırlarını nasıl genişlettikleri ve insanların değişen yaşamlarına nasıl uyum sağlayıp çözümler ürettikleri karşılıklı bir etkileşimin sonucu. İklim değişikliği üzerine yaptığımız çalışmanın ardından gerçekleştirdiğimiz ikinci atölye çalışması da bu konu ile bağlantılıydı: Ekonomik krizin başlarında kentsel çeperlerin durumu hakkında yeniden değerlendirme yaptığımız bir çalışmaydı. Bu karmaşık projede, çalışma esnasında bir araya gelen mimarlardan birkaçı çok değişik, çok aileli oturum planları ortaya koydular. Bu projeler alışılagelmiş ev yapılarından çok daha değişikti ve ihtiyaca göre genişleyip daralabiliyor ve sahibine istediği düzeni sağlayabiliyorlardı. Muhtemelen Türkiye için durum farklıdır, ama istatistiklere göre Amerika’da geleneksel aile yapısı artık azınlıkta kalan bir mefhum. Bekar ebeveynlerden oluşan ve tek başına yaşamayı seçen insan sayısı oldukça fazla. Bunun yanı sıra, son dönem göçmen ailelerin oluşturduğu savaş zamanını anımsatan geniş hane yapıları da mevcut. Bu tip yapılanmalarda da büyükanne ve büyükbabalar, teyzeler, amcalar ve kuzenler bir tek çatı altında beraber yaşıyorlar. Bu minvalde yakın zamanda MacArthur Prize kazanan, Chicago’lu bir mimar olan Jeanne Gang’den dem vurmak istiyorum. Gang, yeni bir oturum şekli geliştirdi, bu yapılanmada komşular yapıdaki odaları alıp satabiliyorlar. Bu sayede, alanınızı istediğinizde genişletip istediğinizde daraltabiliyorsunuz. Ve bu tasarıda artık duvarlar bildiğimiz anlamdaki işlevlerini kaybediyorlar. Düşündüğü yapı artık mülkiyet duygusunu kaybettiriyor ve Rübik Kübü misali sürekli yeniden şekillenen, değişen bir şekle bürünüyor. Bu projeden bahsetmemin sebebi sadece çok enteresan olması değil, aynı zamanda ortaya çıkış biçimi. Chicago kent çeperlerinde gezerken 1920’lerde işçi ailelerin yaşadığı, bungalov diye tabir ettiğimiz evlerden yola çıkıyor Gang. Bahsi geçen evlerin posta kutularını incelediğinde, az önce de bahsettiğimiz çoklu aile yapısının hüküm sürdüğünü ve hiçbirinin aslında yapılış amacına sadık kalınarak kullanılmadığını keşfediyor. Dolayısıyla inşa edilen yapılarda yapılış amacı ve yaşama şekli arasındaki tutarsızlık üzerine düşünmeye başlıyor ve insanların eski yaşama biçimlerinden de ilham alarak bu projeyi geliştiriyor. Tabii ki bu hayali bir proje; fakat eğer gerçekleşseydi, nasıl işleyeceğini görmek epey ilginç olurdu.  

Türkiye geometrik bir hızda büyüme gösteriyor ve mimari burada tabiri caizse mantarlar gibi. Bir saniye kafanızı çeviriyorsunuz ve yeni bir bina türüyor. Dolayısıyla tarihsel bir açıdan baktığınızda mimari bir tema olduğunu söylemek çok zor. İstanbul gibi hızlı büyüyen kentler için bir tavsiyeniz var mı? Diğer taraftan da Türkiye’de turizm çok önemli mecralardan bir tanesi, haliyle, mimari turizm de öne çıkmaya başlıyor, turistik tesisler simge haline geliyor. Aynı anda bir yerde Efes harabeleri ya da Assos varken, hemen bitişiğinde bu turistik tesisleri görüyoruz. Dolayısıyla geçmiş ve gelecek arasındaki bağlantı zaman zaman uyuşmuyor. Bu minvalde bir öneriniz var mı?

Bu durum aslında başka şehirlerin karşılaşmadığı ya da halihazırda karşılaşmakta olmadığı bir problem değil. Ve maalesef bu sorunun siyah ve beyaz gibi kesin hatlarla belirlenmiş cevapları yok. Ama tabii gelişme ve koruma arasında iyi bir orta çizgi bulmuş başarılı teknikler de görmek mümkün. Ki aslında olması gereken de bu. Aslında bu durum için Pandora’nın Kutusu benzetmesini kullanabilirim. Bahsi geçen durum çok ince bir çizgide yürümek gibi, bir alanı kaldırabileceğinden fazla geliştirip ölmesine yol açabilirsiniz kolaylıkla. O kadar ki turistin oraya görmeye geldiği dokuyu yok edip turizmi bile öldürebilirsiniz. İstanbul’da mantar gibi biten yapılanmaları görünce, bu durumun yaptığımız atölye çalışmalarıyla ne kadar ilişkili olduğunu görebiliyorum aslında. Malumunuz mimarinin yanında bir de emlak piyasası giriyor işin içine. Ve çoğu zaman da bu ikisi bir diğeriyle uyuşmuyor. Bu durum hayli endişe verici, özellikle vergi gelirleri bazında politikacıları ve müteahhitleri endişelendiren ve aralarındaki ilişki bazında bir sorun. Bu anlamda, mimari gazetecilerin ve benim gibi mimari küratörlerin kafa yorması, heyecanlı tartışmalar yaratması ve güncel gerçeklikler üzerine olası durum tabloları oluşturması gereken bir konu. Çünkü çoğu müteahhit, daha önceden denenmiş ve işe yaradığını bildiği projeleri gerçekleştiriyor. Ve bir kere de işe yaradığını görünce güvenli bir alternatif misali üst üste sürekli aynı projeyi tekrarlıyor. Bu kısır döngünün sonucunda da işe yarayabilecek tek olasılığın daha önceden denenmiş bir proje olduğu çıkarımını yapıyorlar ve toplumun taleplerine cevap verdiklerini söyleyerek savunuyorlar kendilerini. Şahsen, pazarın toplumun ihtiyaçlarına bu kadar kısa sürede kendiliğinden cevap verdiğine inanmıyorum. Müzelerin, tüm bunları elde bulundurarak kuramsal projeler yaratıp, mimar ve tasarımcıların çeşitli sorunlara ne gibi çözümler önereceğini görmeleri gerektiğini sürekli ifade ediyorum. Hatta henüz pazarın üretmediği şeyler için yeni pazarlar bile yaratılabilir. Böylelikle, kuramsal imkanların sınırlarını yeniden çizebilir ve hatta neyi düşünebileceğimizi, neyi arzulayabileceğimizi bile yeniden şekillendirebiliriz.

Son olarak, İstanbul Modern ile bağlantınız bu tarz bir bağlantı mı olacak, yoksa sadece bir kerelik bir iş birliğinden mi ibaret?

Doğrusunu söylemek gerekirse Yeni Mimarlık Programı’nı her yıl gerçekleştirmek istediklerini biliyorum. Tabii, bu projeye ne kadar bağlı kalınır bilinmez; fakat ben harika bir tecrübe olduğunu düşünüyorum. New York’taki program, genç mimari kültür için hayli önemli bir proje olmuştu; İstanbul için de aynı şekilde işlemesini umuyorum. Geleceğe dönük hedefleri ne bilmiyorum, ama kültürel kurumlar bazında İstanbul Modern, Salt gibi müzeler ve galeriler sayesinde çok iyi titreşimler alıyorum. Bu kurumlar, oluşturdukları altyapı sayesinde, mimari hayal gücünü geliştirmenin yanında mimari tartışmaların da sınırını genişletiyorlar. Zaten, mimari tartışmalar artık “bu köprüyü buraya mı inşa etmeli” mertebesini aşmalı. Deneysel projelerin kentsel ya da kırsal alanlarda hangi olası koşullarda gerçekleşebileceğini gösterebilmeli bu tartışmalar; ya da turizm konusuna değinebilmeli ve nasıl daha kabul edilebilir bir yol izlenebileceği üzerine yoğunlaşabilmeli. Çünkü yok olan bir yapı, kelimenin tam anlamıyla, geri getirilemez. 

XOXO The Mag izniyle yayınlanmıştır. 

Tarih/Sayı: XOXO The Mag Sonbhar/Kış 2013-2014

#BarryBergdoll #röportaj #mimari


Sayfanın Başına Dön