KENDİNE ÖZGÜ: YASMEEN LARİ
KENDİNE ÖZGÜ: YASMEEN LARİ

KENDİNE ÖZGÜ: YASMEEN LARİ

MİMARİ   10.10.2020

Bu röportaj için hazırlanırken, sizinle daha önce yapılmış röportajları çalıştım biraz. Sanki çok tuhaf bir şeymiş gibi aynı anda nasıl hem bir kadın, hem Pakistanlı, hem de mimar olabildiğinizi sormuşlar. Düpedüz oryantalizm değil mi bu?

Bence kadınların potansiyellerini gerçekleştirebilmelerine hala şaşırılıyor. Pakistanlı olmam ve buna rağmen profesyonel dünyada başarılı oluşum insanları şaşırtıyor sanırım. En son ABD’deki kadın hukukçuların durumunu anlatan bir makale okudum. Yazarı Hakim Sandra Day O’Connor. Kadınların hukuk firmalarında ancak son birkaç on yılda ortak düzeyine yükselebildiğini anlatıyor. Gelişmiş ülkelerde de hala kadına karşı bir ayrımcılıktan söz etmek mümkün, hatta bu üçüncü dünya ülkelerinde daha da yaygın. Pakistan’da kadınların iş gücüne katılımı yönünde beklentiler daha düşük. Aslında artık kadın pilotlarımız, kadın bilim insanlarımız var, mimarlık fakültelerinden mezun olan kadın sayısı erkek sayısından daha fazla. Tarım alanında kadınların hakimiyeti söz konusu. Ama işte dışarıdan bakanlara göre Pakistan kadını hala başörtü içine hapsedilmiş durumda. Ve her mesleğin bir ilki olacak tabii. İlk kadın mimar olma şansı da bana güldü. Bir yandan ilk olmak insanın omzuna çok ağır bir yük yüklüyor. Başarısız olma şansınız yok. 1970’de kurduğumuz  Pakistan Şehir Plancıları ve Mimarlar Konseyi’nin kurucusu ve ilk başkanı olmuş olmaktan büyük onur duyuyorum. Konsey olarak pek çok genç meslektaşımızın önünü açtık.

Bu aralar her yerde gündem siyasal İslam. Sizce İslam Pakistan’ın problemlerinden biri mi? Hayatınız fakirlikle mücadele ile geçti, sizce eğer Pakistan Müslüman bir ülke olmasaydı, belki fakirlik de bu kadar büyük bir sorun olmaz mıydı, ne dersiniz?

Biliyorsunuz, İslam Pakistan’ın varlık nedeni. Babamların jenerasyonunu anımsıyorum, yoktan bir ülke yaratmak için gerçekten çok çabaladılar. Bütün militanlığı İslam’ın üzerine yıkmak haksızlık. Aşırıcılığın yükselişinin altında, yoksunluk hissi, adalet mekanizmalarına ulaşamama, okuma yazma oranı düşüklüğü, yoksullaşma, yolsuzluğun artması gibi sosyal nedenler yatıyor. Sosyal etkenlerin yol açtığı sıkıntılar toplumsal yarılma hatlarını daha da açtı ve hoşgörüsüzlüğe neden oldu. Tüm bu mağduriyetler İslam kisvesi altında canlı bombalara dönüştü ve aralarında Peşaver’deki 132 okul çocuğunun da olduğu 70 bin Pakistanlının canına mal oldu. İnsana yatırım yapılmadı, geçmiş hükümetler marjinalleşmekte olan toplumsal kesimlere el uzatmadı, bu kesimlerin ihtiyaçlarını karşılamadı. Eğer devletler yolsuzsa, geniş toplum kesimleri haklardan mahrumsa ordunun siyaset üzerindeki gölgesini biraz zor kaldırırsınız.

Bugünlerde Pakistan denince akla hemen Malala Yousafzai geliyor. Sevenleri de var, samimiyetini sorgulayanlar da; sizce Malala kim, okumak isteyen bir kız çocuğu mu, ünlü olmak isteyen bir pragmatist mi?

Malala Nobel’i almadan önce de kendisinin hayranıydım. O, şu anda tam da Pakistan’ın ihtiyacı olan şey. Ben genellikle yoksul bölgelerde çalışıyorum. Özellikle de kırsalda kadınlar ve çocuklar arasında okuma yazma oranının ne kadar düşük olduğunun farkındayım, özellikle de kız çocuklarında bu oran çok düşük. Çocuklarının hayalleri ve amaçları olmayan bir ülkenin geleceği yoktur. Malala, Swat bölgesinden; o bölgede militanlara kafa tutması ve cesareti, onu tam anlamıyla bir rol model yapıyor. O, eğitim ihtiyacının propagandasını yapmaya devam ettikçe, bizi yönetenler temel eğitimin önemini anlayacaktır, ve nihayetinde bu bütün ülkenin faydasına olacaktır. En büyük tehlike okulların yolsuzluk ve yoksulluk yüzünden kapalı kalması ve kız çocuklarının yürüyüş mesafesinde gidecek bir okul bulamaması. Örneğin en son her köyde birer anneler komitesi kuruldu. Anneler kendilerine verilen cep telefonları ile okula gelmeyen öğretmenleri ihbar ediyor. Bu ucuz strateji ile 1.000 öğrenciye eğitim verme kapasiteli sekiz “hayalet” okul yeniden işler hale getirildi.

Uzun yıllardır yoksul insanlar için evler tasarlıyorsunuz. Bize her şeyden önce yoksulluğu tanımlar mısınız?

Yoksulluk, en basit haliyle, “temel insani ihtiyaçlara ulaşabilmekten aciz olma” şeklinde tanımlanır. Dünya Bankası günde 1.15$ altı geliri olanları yoksul olarak tanımlıyor. Bu da 2015 yılı verileriyle 835.5 milyon kişi yapıyor. Pakistan’da hayatını zar zor idame ettiren milyonlarca kişi var. En fenası aslında kültürel fakirleşme, kültürel bağlarını kaybetme. Kültürel miras, değerler bir miktar avuntu sağlayabilirse, kültürel değerler beslenebilirse, insanların güçlüklerin üstesinden gelebilme kapasitesi de artar. Pakistan’da felaket yaşamış bölgelerde çok çalıştım. Ve şunu çok gördüm hiçbir şeyi kalmamış insanlar sadece kim olduklarıyla gurur duyup, hayata tutunuyorlardı. Tek ihtiyaçları devletin onlara sığınacakları, kalabilecekleri bir yer sağlaması; sonrasında yoksulluk zincirini zaten kırabilirler. Hep gördüğüm şey şu; insanlar hayat standartlarını değiştirecek yeni şeyler öğrenmeye zaten hevesli. Ama biz eğitimliler o kadar kendimizle meşgulüz ki, insanımızın belki de yüzde 90’ının hayatını değiştirebilecek bir iki basit aracı paylaşmaktan aciziz.

Başını sokacak yer demişken, ev/yuva nedir?

Yuva, güvenli bir sığınak olmanın ötesinde, insana zorluklara göğüs germe kuvveti veren mekandır. Riskli bölgeler için ev, birden basan suya ya da sismik sarsıntılara dayanabilecek bir odadır. Genelde bağışçıların standartları bir kesim için evin kapasitesini belirler, çoğunluk aç, açıkta kalır. Herkese doğru inşaatı, daha iyisini inşa edebilmeyi öğretmek lazım. Zengin bir kişi bizden bir ev istediği zaman bütün ayrıntılarıyla detaylandırırız, neden aynı özeni yoksulların güvenliği için göstermeyelim ki? Zenginler evleri için yalnızca gelirlerinin bir kısmını ayırır, yoksullar ise varlarını yoklarını evlerine yatırırlar. Bu evler çoğunlukla son derece dayanıksız olur ve her felaketten sonra yenisini inşa etmek gerekir. Pakistan’ın büyük bir bölümü eriyen buzullardan etkilenecek. Buna göre planlama yapmak, evlerin çoğunu buna göre inşa etmek, kişilerin güvenliğini sağlamak gerekli. Her felaketten sonra ilk yardıma harcanan para dünya çapında milyar dolarları buluyor. Halbuki doğru inşaat insanlara öğretilse ve insanlar hafif bir yağışta su altında kalan, hafif bir su baskınında sürüklenen evlerde oturmuyor olsalar, bu masraf kalemi çok daha düşük olacak.

Burada siz nasıl bir öneri getiriyorsunuz?

Bu zamana kadar hep kırsalda felaketlere dayanabilecek düşük maliyetli ev projeleri üzerinde çalıştım, bu projeler kolaylıkla kentlerde de uygulanabilir. Projelerimde her zaman her yerde bulabileceğiniz çamur ve bambu başrolü oynuyor. Bambu hafif bir malzeme ve onunla iki katlı evler yapılabiliyor. Böylece tüm Pakistan orta büyüklükte bu evlerle donatılabilir. Üstelik bu iki malzeme ile inşaat yapmayı öğrenmek de çok kolay. Bu evler milyonlarca kişi için başlarını sokacakları bir yer ve selde evsiz kalmamak demek.

2000 yılından beri yoksullara yönelik projeler üretmeyi seçtiniz. Özür dilerim ama motivasyonunuzu sormak durumundayım. Bir tür ego mu bu, Robin Hood egosu falan?

Sizin için hayal kırıklığı olacak ama bir Robin Hood olma amacım yoktu. Sadece kocam Suhail Zaheer Lari’yi kıskandım. Kendisi, sigorta firmasını elden çıkartıp hayatının geri kalanını öğrenmek ve yazmak üzerine kurma şansını elde etti. Ben de 2000 yılında kurumsal müşterilerin isteklerini yerine getirmeyi bırakıp hayatımın geri kalanını araştırma yaparak geçirmek istedim. İlk projem Karavan Karachi oldu, onlarca yıl süren vahşetin ardından Karaçi’nin yeniden doğuş projesi. Projenin ilham kaynağı da oğlumla beraber yazdığımız The Dual City: Karachi During the Raj kitabı oldu. Ama asıl en heyecan verici aşama bundan sonra geldi. 16. yüzyıldan kalma Dünya Mirası listesindeki Lahore Kalesi’nin restorasyonuyla, hayat boyu unutamayacağım bir tecrübe yaşadım. Bu arada, kamuya hizmetin tohumlarını asıl eken tabii ki ebeveynlerim. İngiliz terbiyesiyle yetişmiş, tamamen adanmış bir bürokrat olan babam ve son derece hassas ve dindar olan annem, tam Pakistan’ın kuruluşu aşamasını yaşamış, çok özverili iki insan... Bu tür projeleri seçmem konusunda dönüm noktası ise 2005’te yaşadığımız büyük deprem oldu, ki bu depremde bize yardım eli uzatan Türkiye’yi her zaman minnetle anacağız. O depremden sonra pek çok Pakistanlı gibi ben de canımı dişime takarak çalıştım, felaket bölgelerinde görev aldım. Pakistan’da bir felaket bitiyor, biri başlıyor malum. Zaten başka seçeneğim var mıydı ki?

Peki toplumu kurtarmak için birini seçin desem, politika mı bilim mi?

Toplumu kurtarabilir miyiz bilmiyorum ama ona hizmet edebiliriz. Ben olsam Pakistan’da siyaset değil bilimi seçerim. Burada politika tamamen acımasız, ve en iyi politikacı bile ufak bir hatası yüzünden yerle bir edilebilir. Bilimi ise insanların hizmetine verip çok şey başarabiliriz. En önemlisi toplumların onurunu yeniden inşa etmek, kendilerini yeniden kıymetli hissetmelerini sağlamak. Bunu başardığınızda sorunun yarısını çözmüşsünüz demektir.

Binalar tasarlıyorsunuz ya, Pakistan’da siyaseti yeni baştan tasarlayın desem?

Bir şeyi tasarlamak için üzerinde tam kontrol sahibi olmanız gerekir, üzerinde kontrol sahibi olmadığınız bir şeyi nasıl tasarlarsınız bilemiyorum. Pakistan siyaseti acilen yolsuzluktan sıyrılmalı ve sosyal adaleti sağlayacak basireti göstermeli. Okuma yazma bilmeme oranının bu denli yüksek olduğu bir toplumda insanların yol gösterilmeye o kadar çok ihtiyacı var ki... Kadınlar hele, resmen kendi hayatlarını ve ailelerinin hayatlarını daha kaliteli kılacak bilgiye açlar. Ben kendi gözümle, eğitilen kadınların, hayatlarını birkaç ay içerisinde ne kadar değiştirebildiklerine şahit oldum. Ancak bana sorarsanız, buralarda politikacıların asıl hedefleri, hiçbir zaman, insanların hayatlarını iyileştirmek, yoksulluk ve cehaletle mücadele etmek olmadı.

Sizce bir mimarın etik sorumlulukları var mıdır?

Bir mimarın yapması gerekenler var kuşkusuz, bunun için eğitim görüyor. Pakistan gibi ülkelerde mimarların çalışabileceği alanlar çok çeşitli. Mesleğin ilk yılları mimarlar geçim derdinde oluyor ve tabii “ticari” projelerde yer alıyorlar. Mimarlar eninde sonunda egolarının okşanmasını isterler, böyle eğitiliyorlar, onun için de bu tip projelere katlanmak zorundalar. Peki hep ego okşayan projeler ve ticari olanlar arasında gidip gelmek mi mesele? Musgrave’in “iyi liyakat” kavramından ilerlersek borcunu ödeme hissi ve mimar olmak Pakistan’da sosyal sorumluluk sahibi olmayı da gerektiriyor kuşkusuz. Sonuçta, pahalı, sanatsal projeler almak, kamu yararına projelerde çalışmayı da engellemez.

Tasarlarken nasıl bir yol izliyorsunuz?

En mükemmel eseri tasarla ve onu inşa etmek için canını dişine tak.

“Zamansız” sizin için ne demek?

Neyin zamansız olacağına tarih karar verir. Eser yapıldığı zamanın çok ötesinde de hala kullanılıyorsa zamansızdır.

Mimari ilhamı ölüm mü harekete geçirir?

Bu çok zor soruya nasıl yanıt vereceğimi bilmiyorum. Belki George Orwell yardımcı olabilir: “Kitap yazmak öyle iğrenç, yorucu bir mücadele ki, çok ağrılı bir hastalık nöbeti gibi.”

Hiç kendi eserlerinize aşık olur musunuz?

Mükemmeli yaptığımı düşünmek küstahlık olur. Ama sel felaketi yaşamış bölgelerdeki kadınlar için ürettiğimiz toprak dumansız iki katlı fırınlar, Karavan Pakosswiss Chulah,  güzel bir proje mesela, gerçekten sanatsal oldu. Yemek yapmak için hijyenik bir alan, selden ve sel artıklarından etkilenmeyecek bir yükselti tasarladım. Çünkü bölgede kadınlar sürekli bu koşullar altında yaşıyorlar ve çalışıyorlar. Bu proje sayesinde çocuklar felaket zamanları da hijyenik yemeğe ulaşabilecekler. Fırına iliştirdiğimiz lavabo ve musluk, ellerin ve bulaşıkların yıkanmasını sağlayacak, salgın hastalıklar önlenebilecek. Eklediğim topraktan platformu aileler yemek masası gibi de kullanabilecekler. Bu mutfakları nasıl bir vizyonla tasarlamış olursam olayım, her kadının kendi mutfağını inşa ederken kendinden kattığı dokunuşları görmek benim için asıl mutluluk oldu. Kadının inşa kabiliyetinin ortaya çıkması, toplum içindeki statüsünü yükseltti. Yerde yemek yemekten masaya geçmesi kadının aile içindeki statüsünü bile değiştirdi. Yani bu mutfakların işlevi yemek sağlamanın çok ötesine geçti.

Hep yoksul bölgelerde mi çalışıyorsunuz?

Çok şeyi öğrenmem ve yanlış öğrendiğim çok şeyi unutmam gerekti. Yoksullarla vakit geçirmek, onları ziyaret etmek, ihtiyaçlarının ne olduğu konusunda yeni bilgiler sağlıyor. Mesele bizim yoksulların neye ihtiyacı olduğunu sanarak iş yapmamız değil, gerçekten onların hayatlarını kolaylaştıracak ihtiyaçları görebilmek, kullanabilecekleri, hayatlarına sokabilecekleri şeyleri tespit etmek. Mesela kırsal bölgelerde yaşayan insanların kültürel olarak tuvalet kullanamayacakları düşünülürdü. Oysa ben tam aksi olduğunu gördüm, düşük maliyetli seçenekleri sunduğunuzda aslında kadınların böyle bir tuvalet alanına ne kadar ihtiyaç duyduklarını gözlemledim. Aslında bütün kırsal alanları tuvaletli hale getirebiliriz.

Sosyal hayatınız nasıl? Ne bileyim, güzel restoranlarda yemek yemeyi sever misiniz mesela? İki tarafa da aitsiniz sonuçta; uçlarda zenginlik ve yoksulluk… Bu iki ucu nasıl dengeliyorsunuz?

Doğru; dünyanın en havalı restoranlarında yemek yeme şansım oldu. Prenses Alexandra’nın Christopher Wren tarafından tasarlanmış odalarda verdiği resepsiyona katıldım. İngiliz asillerinin dev portrelerinin bakışları altında yemek yedim. Prens Aga Kahn ve Prenses Salimah ile Notre Dame’ın gölgesi üzerine düşen 15. yüzyıl yapısı bir şatoda da yemek yedim. Ama bunların hiçbiri deprem felaketinden kurtulmuş insanların benimle bölüştüğü ekmek kadar doygunluk vermedi. Onlar, misafire verdikleri önemi göstermek için, son haşlanmış yumurtalarını bana çayla servis ederken bile yıkıntı altından çıkardıkları masa örtülerini özenle yere serdiler. Dürüst olmak gerekirse, artık lüks restoranlarda yemek yemek biraz garip geliyor bana. Mesela kocam Kolonyal Sind kulübüne üye. Tuhaf hissediyorum kendimi. Çünkü başka bölgelerde ne kadar yoksulluk olduğunu biliyorum.

Hep geleneksel kıyafetler mi giyersiniz, hiç jean giymez misiniz mesela?

Yaşım farklı kıyafetler giymek için biraz fazla ilerledi. Ve doğrusu, ben geleneksel kıyafetlerimden memnunum. İnsanlar niye illa jean giymeli ki, anlamıyorum. Beni niye jean içinde görmek isteyesiniz ki?

Hep felaketler için, sel için deprem için konut ürettiniz. İnsansız hava araçlarına çare olacak projeniz de var mı?

Bu şaşırtmacalı bir soru mu? İHA’lar kültürel miras alanlarını görüntülemiyorsa hangarlarında kilitli kalsınlar daha iyi. Nizam al-Din’in 16. yüzyıl yapısı mezarının en iyi görüntüsünü bir İHA sayesinde aldık, yani evet İHA’ların tek faydası bu tip projelerde görülüyor.

XOXO The Mag izniyle yayınlanmıştır. 

Tarih/Sayı:  XOXO The Mag İlkbahar/Yaz 2015-2016

#YasmeenLari


Sayfanın Başına Dön