KENTLEŞMENİN AKSAK HALLERİ: RUF
KENTLEŞMENİN AKSAK HALLERİ: RUF

KENTLEŞMENİN AKSAK HALLERİ: RUF

MİMARİ   8.11.2020

Tasarımda yeni eğilimler gittikçe sosyalleşiyor ve sosyal, çevresel olan her şey, dünyanın geleceği adına bir nevi umut ışığı olarak bizi içine çekiyor. Bırakalım bir kısım mimar ve tasarımcı kentlerde, göğe yükselen projelerle parlamaya devam etsin. Suyun öte tarafında kırsal yaşamı yabana atmayan ve hareket noktasını tek başına kent üzerinden değil, köy-kent arasındaki dinamik üzerinden alan ekipler var. RUF bu ekiplerden birisi. Projelerini ağırlıklı olarak Uzakdoğu’da gerçekleştiren ikilinin Çin kırsalında, Hong Kong’da, köylerde, kasabalarda yürüttüğü mimari projeler, katkı sağladıkları sosyal değişim ihtimali adına önemli… Kent ve kırsal arasındaki sınırları ve gittikçe silikleşen çizgiyi, RUF ekibinden Joshua Bolchover ile konuştuk.        

İnsan yaşamının geleceği konusunda temel endişen ne?

Her yerde karşılaştığımız en büyük sorun mevcut kutuplaşma, zenginler ve yoksulların sahip oldukları arasındaki müthiş dengesizlik. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl koşullarında konu, bu kutuplaşmanın kentleri nasıl etkilemeye başlayacağı. Gelir farklılıkları ve kutuplaşmalar sonucunda oluşan enformel topluluklar ve yasadışı gecekondu yerleşimleri gibi örnekler de hikayenin bir tarafı. Bir de kentlerde görülen, yalnızca belli bir tür kapitalist büyümeyi destekleyen homojen bir gelişim söz konusu. Bence tüm bunlar, yaşadığımız kentlerde neyinöncelikli olduğunu, ne istediğimizi yeniden tanımlamak ve ortaya koymak adına önümüzdeki en büyük sorunlar.

Peki hal böyleyken, geleceğe dair sana ne umut veriyor?

İnsanların tüm bunların farkında olmaları ve üstesinden gelmeye çalışmaları. Sonuçta, bu konulara kafa yoran yalnızca biz değiliz. Gittikçe daha fazla insan bu duruma ilişkin bişeyler yapmak istemeye başladı.

RUF bu konuda neler yapıyor?

Başlangıç olarak Çin’de birtakım başka insanların da odaklandığı kırsal alanlara yönelik önermeler geliştirmek üzere çalışmaya başladık. Kırsal alanlara yönelik büyük bir ilgi vardı. Biz de kendi kendimize, “Bu alanın özellikleriyle ve tasarım için ne anlama geldiğiyle ilgili daha fazla şey keşfedebileceğimiz araştırma projeleri üzerine çalışabilir miyiz?” diye sorduk. Araştırmalarımıza başlar başlamaz fark ettik ki, kentsel dönüşüm süreci ile ilgili olan bitenler, kırsal koşullarda meydana gelen değişimlerin bir sonucu. Dolayısıyla, dönüşüm süreçlerindeki etkinin, kent ve kırsal arasındaki dinamikle ilgili olduğunu gördük. En basit tabirle, kent olmadan kırsalı, kırsal olmadan kenti düşünmek mümkün değil. Bu anlamda projelerimizin her iki dinamik arasındaki ilişkide rol oynaması gerektiğini düşündük. Rural Urban Framework’ü kurarken, bizim için konu bu iki alan arasında, değişimin yaşandığı yerde olmaktı. “Framework” ise, ne tamamen bir tasarım firması, ne de tamamen bir akademik operasyon olmadığımızı vurgulamak anlamında önemli. Biz tam ikisinin ortasında yer alıyoruz, hem araştırmayı hem tasarımı üstleniyoruz. Araştırma ve tasarım süreçlerinin birbirini beslediği bir yapıyı kapsayan bir çerçeve çiziyoruz. Önce araştırma, sonra tasarım yapmak yerine, önce tasarım projeleri gerçekleştirip, üstüne araştırmaya girişiyoruz. Yani RUF ismi, kent ve kırsal alan arasında çalıştığımız ve çizdiğimiz çerçevenin araştırmayla tasarımı birleştiren bir pratik olduğu düşüncesinden geliyor. 

Hedefinizi “projeler, araştırmalar, sergiler ve yazılar üzerinden, Çin’in köy-kent dönüşümüne dahil olmak” şeklinde tanımlıyorsunuz. Çin’in özelliği nedir? Çin olmasa neresi olurdu?

Ortağım John (Lin) Hong Kong’lu. Dolayısıyla bu bölgelerdeki pek çok yerleşim yerini rahatça ziyaret etme imkanımız var. Ayrıca John ile birlikte çalışmaya başlamamız, Hong Kong ile deltanın diğer tarafında yer alan köyler, kasabalar arasında yaptığımız ilk seyahat sonrasında, Hong Kong’da yaşadığımız yerle köy koşulları arasındaki uç noktada farklılık üzerine düşünmemiz vasıtasıyla oldu. Sadece 8 saatlik araba yolculuğu arasında gördüğümüz bu ciddi fark çok enteresandı. Ancak sonradan, yalnızca Çin üzerine odaklanmadığımızı, bu bahsettiğim koşulun dünya üzerinde gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda gözlemlenebilen bir dinamik olduğunu düşündüm. Dolayısıyla başka ülkelerle de ilgilenmeye başladık. Özellikle Moğolistan ilgimizi çekiyor. Başkent Ulan Bator’da çalıştığımız bir proje var. Çin ile ilgili enteresan olan, kentlerdeki ekonomik büyümenin köylere ve kırsal yaşantıyla yeniden kurulan bağa olan etkisi. Moğolistan’da ise köyden Ulan Batur’a olan kitlesel göç ilginç. Dolayısıyla Moğolistan’da köy kenti etkiliyor. Çin’de ise konu kentin bir şekilde kırsal alanı nasıl etkilediği.

Çin’de yürüttüğünüz çalışmalar Moğolistan veya başka herhangi bir kent için örnek teşkil edebilir mi?

Bence bu sonuç ürünle değil, daha çok yaklaşımla, kırsal-kentsel dönüşüme bakarkenki yaklaşımımızla ilgili. Biz her iki alan arasında kalan, aksayan yerleşim yerleriyle ilgileniyoruz, dolayısıyla yaklaşım ve metodoloji anlamında, evet, Çin’deki çalışmalarımız, Moğolistan ve diğer yerlerdeki yaklaşımlarımızı etkiliyor.     

in Hükümeti ile işbirliği içinde çalışıyorsunuz. Hükümet vatandaşları kırsal alanlara doğru harekete geçirdi. Bunun arkasında yatan motivasyon ne?

Tarihsel olarak biraz geriye giderseniz, ki öyle yapmanız gerekir, konu biraz daha karışık. Çin’deki ekonomik reformun başlangıcına gittiğimde ilginç bulduğum şey şu; yeni ekonomik bölgeler açmak ve ABD ile yeni ticari ilişkiler başlatmak gibi yukarıdan aşağıya harekete geçirilen reformlar, kırsal alanda aşağıdan yukarıya bir büyümeyi tetikledi. Misal ne kadar çok üretirsen, pazarda o kadar satabiliyorsun, istediğin ürünü yetiştirebiliyorsun ya da sana ait olan alana fabrika açabiliyorsun. Çin ile ilgili ilginç bulduğum nokta, yukarıdan aşağıda işleyen güçle, aşağıdan yukarıya süreçlerin arasındaki bağlantı.

Projeleriniz 2010 Venedik Bienali’nde Hong Kong Pavyonu’nda sergilendi. Geçtiğimiz yıl da 2. İstanbul Tasarım Bienali’ne katıldınız. Şimdi sırada bu yıl gerçekleşecek olan Chicago Mimarlık Bienali var. Bienaller konusundaki deneyiminiz ne yönde? Bu etkinliklerin mesleğinize nasıl bir katkısı var?

Bizim adımıza bienaIlere katılma fırsatına sahip olmanın en iyi tarafı, çalışmalarımızı bir adım ileriye götürebilmek. Her seferinde yalnızca projeler ve modeller sergilemek yerine, düşünce yöntemimizi bir adım ileriye taşımanın peşindeyiz. Venedik’teki sergi, Çin’e ve diğer proje yerleşimlerine yaptığımız seyahatlerden topladığımız pek çok görüntüden oluşan bir panorama inşa etme fikrini ilk düşündüğümüz zamandı. İnşa ettiğimiz bu panorama, köyden kente geçişi temsil ediyordu. Bu anlamda tüm bu belgeleri toplayarak, köy-kent çerçevesi kapsamında bu bölgelerin ilgi alanımıza girdiğini ilk defa göstermiş olduk. Bu bizim çalışmalarımızın zemini oldu. Dolayısıyla duruşumuz ve çalışma yöntemlerimiz anlamında nerede durduğumuzu belirlemek ve göstermek adına önemli bir gösterge oldu. İstanbul ise, gerçekleştirdiğimiz projelerin başarılı olup olmadığını görmek için o bölgelere geri dönmek anlamında önemli bir fırsat yarattı. Projeleri gerçekleştirdiğimiz kasabalarda yaşayan insanlarla, okul öğretmenleriyle, projelerin etkileri ve yaşadıkları kasabada yarattıkları dönüşüm üzerine görüşmeler yaptık. Bienaller yaptığımız işe bu şekilde eleştirel bir ayna tutmak adına önemli. 

Topluluklarla yakın işbirliği halinde çalışan bir tasarım ve araştırma ekibisiniz. Ancak konu tasarım ve mimarlığa gelince, bunlar hala “one man show” olarak algılanıyor. Diğer taraftan, sayısı artan kolektiflerle birlikte bu hızla değişmeye başladı. Sizin bakış açınızla, yaratıcı endüstrilerdeki işbirliklerinin durumu ne noktada?

Mimarlar sosyal meselelerle bağlantıları anlamında ajandalarını ufaktan kaybettiler diye düşünüyorum. Mimarların bu meselelerle ilgilenmeye başlamalarının tek yolu disiplinlerarası çalışmaktan geçiyor. Mimarlar, modernist yaklaşımla problem çözücü olmayı gündelerinden çıkarıp, toplulukların sosyal konuların içinde daha çok yer almasını mümkün kılan bir kimliğe geri dönmeleri gerekiyor. Biz projelerimizde, mühendisler, bilim insanları ve peyzaj mimarlarıyla işbirliği halinde çalışyoruz ve ekoloji uzmanlarıyla birlikte çalışmayı düşünüyoruz. En önce kendi mesleğimiz etrafında neler yapabileceğimizi görmek istediğimiz için tasarımdan çok uzak alanlara eğilmiyoruz.

Nasıl bir ikilisiniz? Birbirinizin cümlelerini tamamlar mısınız?

İkimizin de iyi olduğumuz yönler, farklı yaklaşımlarımız, eğitim geçmişimiz var ve mimariya bakışımız da farklılaşabiliyor. Sorunlara ve meselelere bakışımız, yöntemimiz farklı. Bir şekilde olaylara değişik perspektiflerden bakıyoruz. Diğer taraftan bir arada tasarım yapmaktan yine de keyif alıyoruz. Pek çok noktada gel-gitler, anlaşmazlıklar olsa da, bu anlaşmazlıklardan ve tansiyondan çok verimli diyaloglar çıkıyor. John’un daha sabit ve teknik bir altyapısı var. O, daha çok malzeme ve yapıp etmeyle ilgili. Ben ise daha stratejik taraftayım ve kentlerle daha ilgiliyim. Tüm bunlar tasarım üzerinden bir araya geldiğinde ortaya enteresan bir dinamik çıkıyor.

Tüm bu kırsal-kentsel araştırma projelerinden ziyade, binalar veya objeler tasarlamayı düşündüğünüz zamanlar oluyor mu?

Bilemiyorum. İkimiz de tasarımı, tasarımın gücünü ve özel şeyler gerçekleştirmeyi seviyoruz. Bizim için her şeyin özel olması gerekiyor. Chicago ve Venedik’i örneğin, insanların çalışmalarımızla etkileşime geçebileceği özel bir sergi tasarımı olarak düşündük ve bunlar üzerine hayli zaman harcadık. Londra’da olduğum yıllarda küratörlükle ilgilenyordum ve sergi tasarımları yapıyordum. Karmaşık fikirlerin, özel bir form içinde nasıl sunulacağıyla halen çok ilgiliyim. Bu bağlamda, mekanların kurduğu iletişim ve mekan tasarımlarının gücüne halen çok kafa yoruyoruz.

Dünyada sınırlar hiç olmasa her şeyin daha kolay ve basit olacağını düşünüyor musunuz? 

Ben sınırları seviyorum. Bağımsız, ayrı bir proje olarak Hong Kong ve Shenzhen’i kapsayan ve süregelen sınır koşulları üzerine bir araştırma projesi yürütüyorum. Birçok açıdan, bu iki bölge arasındaki ekonomik, yasal, sosyal, kültürel ve linguistik farklılıkların, özel ürünlerin ortaya çıkabileceği bir değiş tokuş potansiyeli yarattığını savunuyorum. Ve bir süredir, sınırdaki koşulların iki bölge arasında nasıl belirli bir ilişki ortaya çıkardığını araştırıyorum. Çalışmanın bir bölümünde gelecekte, 2047’de, sınır ortadan kalktığında neler olabileceği üzerine düşünüyoruz ve sınırın rolünü, “Sınır gelecekte silinmeli mi?” sorusu üzerinden sorguluyoruz. Ama tabii Avrupa için bu soruyu sormakla, Hong Kong-Shenzhen için sormak arasında fark var. Koşullar farklı…   

XOXO The Mag izniyle yayınlanmıştır. 

Tarih/Sayı: XOXO The Mag Sonbahar/Kış 2015-2016

 

#tasarruf #JoshuaBolchover #Uzakdoğu’ #çin #modern mimari


Sayfanın Başına Dön